Muallim Sinan - Mustafa BALABAN

Muallim Sinan


Hafiften yağmur çiseliyordu. Sonbaharın ayak sesleri iyiden iyiye kendini hissettiriyordu. Yazın kavurucu sıcakları azalmış gibiydi. Ağaçların sakinliği esintilerle bozuluyordu. Çocuklar geç saatlere kadar oynamanın son günlerini yaşıyordu. Eğitim hayatları devam eden gençler yavaş yavaş aileden ayrı olmanın mahzunluğunu, arkadaşlarına kavuşacak olmanın mutluluğunu yaşıyorlardı.

Sinan’da okul için hazırlıklarını bitirmişti. Öğretmen olarak küçük bir ilçeye ataması yapılmıştı. Aradan üç yıl geçmişti. İşini severek yapıyor, eğitimi meslekten öte meşrep gibi görüyordu. Okula hazırlık denildiğinde kıyafet-kırtasiye hazırlıklarından çok, öğrencilerine katacağı karakter-kıymet mevzularına odaklanıyordu. Hele son üç haftadır eğitim içerikli filmler izliyor, kitaplar okuyordu. Yakın dostları ‘ Arkadaş zaten öğretmensin, kültürlü bir insansın daha ne okuyorsun’ diyorlardı. O da: ‘ Haklısınız dostlarım, inanın hiç kendimi yormasam mevcut birikimimle emekli olurum.’ diyor, sonra da ‘ Ama şimdiki çocuklar, gençler farklı. Öğrencilerimiz her şeyden haberdar. Bilgi her yerde. Lakin doğru bilgi vermek, onlara daha faydalı olmak için kendimizi yenilemeli, beslemeliyiz’ demeden edemiyordu.

Sinan geçmişteki kendi öğretmenlerini düşünüyordu. Eğitim hayatında hangi öğretmenler aklındaydı: ya sevenler ya dövenler. Öğrenciye karşı merhametli ve toleranslı olan öğretmenler; öğrencinin olumlu düşünce ve hareketlerinde destekleyici, motive edici ve cesaretlendirici olan; yanlış yaptığında ise moral bozmadan, yapıcı ve yardımcı bir şekilde davranan öğretmenleri hep hayırla yâd ediyordu. Ya dövenler, Sinan öğrenciliğinde sıra dayağı dışında pek dayak yediğini hatırlamıyordu. İlkokul döneminde sınıf öğretmeni şimdi arka sıradakiler diye etiketlenen çocukları öyle bir döverdi ki, Sinan bugün bile o sahneleri unutamıyordu. Kulağını anahtarlıkla sıkıştırarak çekme, saçını yolma, yazı tahtasına kafasını vurma, cetvelle parmak uçlarına vurma… Tokat ve tekmeleri söylemiyorum bile.

Pekâlâ, bu öğretmenimiz normalde böyle biri miydi? Kesinlikle hayır. İyi bir insandı. Öğrenciyi sever, ilgilenir ve işini iyi yapardı. Ama bugün sınıf yönetimi dediğimiz olguyu, disiplin dediğimiz durumu bu şekilde uygulardı. Sinan bu yaşta olayı çözümlemeye çalışırken; sınıfların kalabalık olduğunu, disiplin olgusunun o dönem öğretmen-veli dünyasında bu şekilde kesiştiğini de düşünüyordu. Eti senin kemiği benim söylemi belki de bu durumun formüle edilmiş haliydi.

Sinan öğretmenin, üniversite hayatında da, staj döneminde de hatta ücretli öğretmenlik günlerinde de, zihnindeki ‘Ben nasıl bir öğretmen olmalıyım?’ istifhamını, sevdiğim öğretmenlerin iyi yönlerini örnek almalıyım, diğer öğretmenlerin de yaptıkları yanlışları da yapmamalıyım, diye idealize ettiği bir öğretmen olmaya kendini hazırlıyordu. Hatta bazen iç konuşmalar yaparken kendine Mimar Sinan’ı model alıp, o güzel yapıtlar inşa etti, medeniyetimize özgün eserler bıraktı, ben de güzel gençler inşa etmeliyim, ülkemize ve dünyaya değer katacak insanlar yetiştirmeliyim, diyor nazire yaparak bende Muallim Sinan olabilirim, derdi.

Üç yıl geçmişti. Yine bir eğitim öğretim dönemi başlayacaktı. Geçen yıllarda ders dışı yaptığı faydalı, güzel ve iyi projeleri yapacak, öğrencilere sadece bilgi vermeyip bilinçte aşılamanın yollarını arayacaktı. Öğrenciler gençliğin verdiği canlılık, hareketlilik ve özgürlükle biraz yoran, düşündüren ve emek gerektiren konularda isteksiz olabiliyorlardı. Çünkü önlerinde daha çok yıllar vardı. Bir de okul dersleri, ödevleri zaman bırakmıyordu. Günlerinin büyük kısmı okulda geçiyor, dinlenmek için zaman bulamadıkları durumlar oluyordu. İşte bu durumda, Sinan öğretmenin çocuklara rehberlik yapması gerektiğini biliyordu. Çocuklar beş yıl-on yıl sonrasını göremezler, anı yaşamayı isterlerdi. 

Esasında herkes çocuklar için çalışıyor, çabalıyordu. Başta veliler, etkili ve yetkili insanlar, okul idarecileri ve öğretmenler. Dünyanın en büyük hazinesine sahip olduklarını biliyorlardı: ‘Genç nüfus’ Öyleyse okulların fiziki yapısının iyileştirilmesi, yaşanabilirliğinin yanı sıra yaşama hazırlamanın da ortamı olmalıydı. Düşünen ve üreten mesuliyet sahibi gençler ülkenin umudu olabilirdi. 

Sinan öğretmen ülkenin sosyal, siyasi, hukuki ve ekonomik koşullarından bihaber değildi. Elbette herkesin mustarip olduğu konular, durumlar vardı. Ama o herkesin bulunduğu konuma göre mesuliyet alması, elini taşın altına koymasının sorunları azaltacağına inanmış bir insandı. Herkes sorunları konuşuyor, tanımlamalar, etiketlemeler, yorumlar ve suçlu bulmalar konusunda yarış yapıyordu. Lakin çözüme gelince herkes kem küm diyerek çözüm üretmekte çaresiz kalıyordu.

Kimi sistemi, kimi müfredatı, kimi idareyi eleştiriyordu. Tabii ki gerektiğinde eleştirmek ve yanlışları söylemek bir eğitimci olarak, vatandaş olarak hakkımızdı. Ama bu hep böyle mi olmalıydı. Oysaki herkes kendi yaşına, işine ve imkânlarına göre çalışmalar yapsa çözümler üretse neler değişmezdi ki!

Sinan öğretmen öğrencilere, dönemin başında, özellikle okula yeni başlayanlara özetle şunları söylerdi:
“Gençler, dönem olarak hayatınızın en güzel yıllarındasınız. Dünyanın en zengin insanları, servetlerini verseler sizin bu yaşınızı/döneminizi satın alamaz. Sizler, gençliğin kıymetini bilin. Üç konuda hassas olun. 

Birincisi zaman: Zaman elinizdeki en büyük hazinedir. Hani meşhur bir söz vardır. ‘Zaman bir kılıçtır. Sen onu kesmezsen, o seni keser.’ Vaktinizi ne ile geçirdiğiniz önemlidir. Doğru, güzel, faydalı ve yaralı bir şeyle geçiriyorsanız kârdasınız, yoksa zararda. İmam Şafi derki: ‘Hak ile meşgul olmayanı batıl(yanlış-boş-gereksiz) istila eder.’ Bugün zaman yönetimi, bütün işlerde verimliliğin anahtarıdır.

İkincisi sağlık: Beden sağlığı ve ruh sağlığı diye ifade edelim bunu. Çünkü bedeniniz sağlam olmaz ise işlerinizi, ruhunuz sağlam olmaz ise ilişkilerinizi yürütemezsiniz. Beden sağlığı demek, öğrenci olarak okula devamlılık, derslere katılma, ödevlere çalışma demektir. Ruh sağlığı ise kendi iç motivasyonunuz, mutluluğunuz, ailenizle ilişkileriniz, öğretmen ve arkadaşlarınızla doğru beraberlikleriniz demektir.

Üçüncü ise arkadaşlık: Hayatta en hesapsız, samimi ve doğal arkadaşlıklar gençlik dönemindeki arkadaşlardır. Burada nasıl bir insan olacağınız muhatap olacağınız kişilerin karakteri ile ilgilidir. Sosyal bilimciler ve eğitimciler derler ki, siz çevrenizdeki beş-on kişinin toplamısınız. Hani büyüklerimiz: ‘ Söyle arkadaşını söyleyeyim sana kim olduğunu derler ya.’ Ya da peygamber efendimiz : ‘Kişi arkadaşının dini üzerinedir.’ Geçen senelerde görmüşsünüzdür, tecrübe etmişsinizdir iyi arkadaş sizi vezir, kötü arkadaş rezil eder. Bir arkadaş sizi ailenize,  okulunuza ve ulvi değerlere yaklaştırıyorsa doğru bir insanla berabersiniz; yok bunlardan uzaklaştırıyorsa yanlış bir insanla berabersiniz demektir.”

Öğrencilerin Sinan öğretmene yaklaşımları farklıydı. Saygı duyuyorlardı. Bazen söyledikleri hoşlarına gitmese de, bizim iyiliğimizi düşünüyor diyorlardı. Hani gözlerini kapatsalar babam mı/ annem mi konuşuyor, diye düşünmeden edemiyorlardı. Ama hakikatler nefse ağır gelse de, insanın faydasına değil miydi?

Dost acı söylerdi.

Sinan öğretmen mesuliyetinin farkındaydı. Bu gençler geleceğimizdi. Toplumda iyi şeyler olacaksa, herkesin yapması gerekenler vardı. Hele ki söz konusu öğretmenler olunca, mesele ve mesuliyet daha büyüktü. Çünkü övülen, sevilen insanlar da okullara yolu düşmüş insanlardı, sorunlu insanlar da. Gücümüzün farkında olmalıyız, derdi. 

İsterseniz merhum Doğan Cüceloğlu’nun öğretmenin gücünü konu edindiği bir eserinden şu cümlelerle konuyu hitama erdirelim:
 ‘Eğitimin kalitesi hiçbir zaman öğretmenin kalitesini aşamaz. Okul öğretmenleri kadar iyi olabilir. Ne fazla ne eksik. Öğretmen iyi değil ise okul iyi eğitim veremez. Eğitimin en güçlü aktörü öğretmendir. Okulun bahçesi, spor salonu, laboratuvarları, teknik donanımı ne kadar iyi olursa olsun, öğretmen iyi değil ise, okul iyi eğitim veremez…’
 

YAZIYI PAYLAŞ!

YAZARIN SON 5 YAZISI
06Eyl

Muallim Sinan

29Ağs

Vefa-t

16Ağs

Cim-cimeler

09Ağs

En iyi merhem: Merhamet

02Ağs

Kızların Cami’de işi ne(!)