Bir çiftçi 1955 yılında,Kuzey Suriye’de,Halep yakınlarında kumların arasında garip bir cisim bulur.Bu küçük bir aslan heykelciğiydi.Bu küçük aslan heykelciği bazalt taşından oyularak yapılmıştı.Bu çiftçi kumları biraz eşeledi , bu sefer de yürüyüş halindeki savaşçılarla , bir şölen sahnesiyle çevrili bir ayin teknesini gün ışığına çıkarttı.Kumların arasından çıkan bu heykelcikler ,kısa bir süre sonra Halep bölgesinde bulunan ulusal müzeye ulaştırdı.Aradan tam 7 yıl geçti…
1962’de , Suriye ile İtalya arasındaki bir kültür değiş-tokuşu kampanyası programına dahil olarak , Suriye’ye bir arkeolog ekibi gelmişti.Ekibin başındaki 22 yaşında olan arkeolog Paolo Matthiae , Tell Mardikh’de , Batı Avrupa kültürünün kökenini gün ışığına çıkaracak bir yerleşim merkezini aramaya kararlıydı.Bu merkezin, Milattan Önce 2000 yıllarına ait olabileceği tahmin ediyordu.İtalyan arkeologların kazılara başlayabilmeleri ancak 1964 yılında mümkün olabildi.
Çalışmalar sırasında birtakım bulgular elde ediliyordu,üstelik bunlar bazı tartışmlara da yol açıyordu.Ama asıl heyecan verici keşif, ancak dört yıl sonra gerçekleşti.Kavurucu sıcakta, güneş altında çalışan işçilerden biri , kafası kopuk, bazalttan yapılmış bir heykeli açığa çıkarttı.Entari giymiş olan bu heykelin üstünde çivi yazısıyla yazılmış birtakım satırlar vardı.
İLGİ ÇEKİCİ BİR KELİME : ‘’EBLA ‘’
Bilginler bu yazıları incelemeye koyuldular.26 sütun halindeki bu yazıda bir kelime dikkati çekiyordu ki , ‘’ Eblay’dı bu kelime …
Genç arkeolog Paolo Matthiae , en azından Truva kadar önemli bir kentin izinde olduğunu fark etmişti…Ekip aralıksız çalışıyordu.Tabakalar tahlil ediliyor,yerleşim merkezinin tarihindeki aşamalar tespit ediliyordu ki bazı sonuçlara varmakta gecikilmedi:M.Ö 3000 yıllarına ait ilkel bir Tunç Çağı tarım kolonisinden ,M.Ö. 1600’lerde Hititler tarafından yok edilen , siyaset ve kültür yönünden gerileme halindeki bir kente kadar gelinmişti.1973’de M.Ö 3000 yıllarına ait ilkel bir Tunç Çağı tarım kolonisinden , M.Ö 3000 yıllarına ait bir kral sarayı ,ertesi yıl da orasına burasına 42 tablet saçılmış ,küçük bir oda buldu.Bazı tabletlerdeki çivi yazısı Sümerce’ydi, öteki tabletlerdeki yazı ise okunmaz haldeydi.1975 yılının Eylül ayında da toprağın içinden 100 kadar tablet daha çıkartıldı.Aynı ayın son günlerin de de şaşırtıcı bir keşifte bulunuldu.Sarayın küçük odalarının birinin batı köşesinde, zemine bir mil indirilmişti.Delikten aşağıya bakan Matthiae, Eski Dünya’nın o güne kadar bulunmuş olan en önemli kütüphanesiyle karşılaştı ! O günü anlatırken şöyle diyordu bu genç bilgin :’’ Kil tabletlerinden oluşan bir denize bakar gibi olmuştum.’’
Bunların çoğu, kent, M.Ö 2250 yılında yağma edilirken, desteler halinde yerde çöküp kalmışlardı.Arkad’lı fatihlerin çıkarttığı amansız yangın, talihin garip bir cilvesi sonucunda ,tabletleri pişirerek taş gibi sertleştirilmiş ve yüzyılların aşındırıcı etkisinden kurtarmış ,böylece bugüne kadar dayanmalarını sağlamıştı.