Geçmişte yapılan darbelere baktığımda, benim dikkatimi çeken şu 3 şey olmuştur.
1- Darbe süreci
2- Bu sürecin organizatörleri
3- Darbe elemanları ve malzemeleri
Darbe süreci nasıl oluşur?
Darbe süreçleri, toplumsal, doğal, bir takım ekonomik, sosyal ve siyasal oluşan sorunlar sonucunda mı ortaya çıkmaktadır?
Yoksa Darbe süreçleri, her halükarda bir takım dış-iç güçlerin organize olarak, örgütlenerek, planlamış oldukları bir süreç midir?
Daha birçok soru konuyla ilgili üretilebilinir.
Ama ben darbelerin her halükarda, iç-dış güçlerin birlikte organize etmiş olduğu kanaatindeyim.
Geçmişte yapılan darbeleri ciddi manada inceleyenler benimle aynı kanaati paylaşacaklardır.
Geçmişle ilgili fazla sözü uzatmadan gündemimize düşen (balyoz) darbe girişimleri ile ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Öncelikler bir gazete tarafından gündeme taşınmamış olsa da, ses kayıtları ortaya çıkmamış olsa da, Bizim ülkemiz gibi bir ülkede darbe gibi organizasyonlar eksik olmaz.
Bu ne demektir;
Bu şu demektir: Ben küresel güç olsam (ya da küresel güçle organize olmuş bölgesel bir güç olsam) Türkiye gibi bir ülkeyi hiçbir zaman başı ‘boş’ kendi halinde asla bırakmazdım.
Yani darbelerde dâhil bizim ülkemizin gaileleri-sorunları gayet doğaldır.
Güzel bir kızın başı asla kopukların belasından hali değildir.
Bizim kopuklarımız bir tane olsa yine bir çaresi bulunabilinirdi.
Küresel güçle birlikte –Batı Avrupa’nın her bir ülkesi, İsrail, Rusya, ve Asya güçleri…,
Azıcık bir güç devşirenin yöneleceği bir cazibe merkezi olursanız bütün bunların olması doğal olur.
Darbeler doğal değildir ama bizim darbelere maruz kalmamız doğaldır.
Üstelik bir dünya savaşı sonrasında dünyanın en önemli medeniyet merkezi yıkılıp ardından kalan bir ülke olmamız da çok önemlidir.
Daha kuruluş aşamasından itibaren, devletin en önemli kurumları (Ordusu-Hariciyesi-Adalet ve hukuk sistemi v.s.) o dönemin nazik şartları içinde oluşturulduğu düşünülürse, gelecekte, bizi nasıl-ne ile zaptı-rabt altına alacaklarını görmek mümkündür.
Kuruluşundan bu güne kadar yaşadığımız devlet tecrübemiz, sosyal-ekonomik ve siyasi gelişmeler, hep birlikte değerlendirildiğin de, bize kaybettirilen zamanın, ne kadar önemli olduğunu da kavrayabilmekteyiz.
Kuruluş esnasında bütün devlet olma formasyonun dışarıya endekslenmiş olması, karşısında mağlup olduğumuz güç-lerin, sosyal- ekonomik-siyasi –askeri-teknolojik-bilimsel vesaire vesaire ‘gelişmiş’liğini ulaşılması gereken ‘İdeal hedef’ olarak önümüze koymuş olmamız, süreç içinde bizim daha kolay-sorunsuz güdülebilmemiz için gerekli psikolojik ve ideolojik ortamı da hazırlamış oldu.
Bu psikolojik ve ideolojik yapı şu hepimizin muzdarip olduğu paradoksu oluşturdu;
Kendisinin kurduğu devletle 700 yıl dünyaya hükmettiği medeniyeti yıkanlarla müttefik, ucu her türlü sınırsız uzlaşı ve stratejik ittifaklara açık bir dış politika, diğer taraftan ise, kendisine 700 yıl dünyaya hükmettiren medeniyeti doğuran Milleti ve onun değerleri ile mücadele(İç düşman konsepti).
Oysa devletlerin iç düşmanı olmaz.
Düşman hep devlet organizasyonunun dışındadır.
İçeride düşman telakisi devlet mantığına aykırıdır.
İçeride olsa olsa hain olur-ajan olur.
İsrail’i bir düşünün iç düşman konsepti irtica adı altında Yahudilik olduğunu, yada ABD’yi veya Avrupa Ülkelerinin iç düşman konseptlerinin irtica olduğunu bir düşünün mümkünmüdür…!?
Bu gün Fransa’da laikliğin karşıtı olarak Nasranîliği –Hıristiyanlığı koysanız Fransa diye bir şey kalmaz.
Bizim dizayn edilen devlet erki psikolojisi ve ideolojisi tamamen dışardan her türlü etkilenmeye açık, içerden ise her türlü etkilenmeye kapalı olarak gelişmiştir.
Bu sebepledir ki, tamamen Yahudi şeriatı üzerine eğitilmiş olan İsrail devletinin ordusu elemanları ile hiçbir sorun yaşamadan stratejik müttefikimiz olmakta, askeri istihbarat elemanları (SIGINT) en mahrem bilgilerimizi paylaşmasını doğal ve normal karşılarken, milletin çocuklarının din ve diyanetini milli değerlerini öğrenmek için gittiği sivil kurumları ‘Tehtid’ olarak
Algılamaktayız.
Denetim dışı Milletin seçimle siyasi iktidara taşıdığı partiyi bir ‘Tehtid’ unsuru olarak algılarken, PKK ve benzeri terör örgütlerini kim ve hangi güçler tarafından nasıl yönetildiğini bilmemize rağmen, o örgütün arkasındaki güçlerle müttefik olmayı gayet doğal ve normal karşılamaktayız.
Balyoz darbesinin mimarı olarak gündeme ismi gelen emekli Çetin Doğan paşanın mesai arkadaşı ile bir gazetede yapılan röportajı okudum.
Ses kayıtlarını da herkes gibi bende dinledim.
Ne kadar ilginç bir psikoloji…!
Böyle bir patalojik ve hatta paranoya durumunu nasıl izah edebilirsiniz…!?
Sayın Genelkurmay Başkanının açıklamasını da dinledim ve durumu izah etmekte çektiği zahmeti sıkıntıyı müşahede ettim.
Yazık değimli…
Milletimiz bin bir fedakârlıkla yemiyor –içmiyor devletin en önemli kurumları için değerli insanların eğitilmesi, devletine milletine hayırlı bir insan olması için çekmediği çile kalmıyor…
Onlarda yetişiyorlar ama yetiştikten sonra ne yapıyorlar…
Bir aklı başında devletin iç Tehtid konsepti, ne olmalıdır?
İçindeki etnik unsurlar mı yoksa bu etnik unsurları kütü amellerine alet edecek güçler midir?
Milletin Dini değerleri midir iç Tehtid olması gereken yoksa bu değerleri kullanmak isteyen dış güçler mi?
Nedir ABD nin, İsrailin ve Avrupa ülkelerinin İç düşman Tehtid konseptleri?
Ben bu sebeple Darbeleri yapanları, bu darbeleri her şeyi ile planlayan ve organize eden bir güç olarak görmüyorum.
Onlar sadece birer aktördürler.
Küresel güçler tarafından Darbenin yeri zamanı ve zemini hazırlandıktan sonra, senaryo yazıldıktan sonra ve darbe süreci başlatıldıktan sonra, zaten sahip oldukları psikoloji ve ideolojik biçimlenme(formasyon) böyle bir aktörlüğe uygun olduğu için vatan için seve seve bu görevi yerine getirirler.
Ancak bütün bir emir komuta zincirini Çetin Doğan gibi ‘Gri’ bir renkle mutalaa etmek yanlıştır.
Darbe karşı olmak kullanılan malzemeye karşı olmak anlamına gelmez. Ve fakat ordu malzeme olarak kullanılıyor diye gri elemanları savunmakta olmaz.
Devletin iç düşman tasavvurunda da böyledir. İç konseptinin hedefine koyması gerekenler, kullanılan malzeme değil Gri elemanlardır.
Yani özetle şunu tespit edip bütün bir devlet erk’inin ortak bir payda da buluşması kaçınılmazdır:
Hepimiz Devlet ve Millet olarak, küresel güçler tarafından bir sürece tabi tutulmaktayız.
Bu tabi tutulduğumuz süreçte, her birimiz hangi kurum ve konumda olursak olalım, ilkin bir birimize karşı bir ‘Tehtid’ unsuru olarak birbirimizi algılamamız sağlanıyor.
Bu algıyı sağlayan en önemli 2 unsur medyaya servis yapanlar ve medyadır.
Bununda önüne geçebilmenin en etkili yöntemi yine aynı şekilde servis sağlayıcıları medya vasıtasıyla açığa çıkarmaktır.
Bu gün olup bitenlerde budur.
Bunun için artık Darbe olmaz denilmektedir.
Darbe sürecini oluşturmaya çalışanlarla onları açık edenler aynı konumda değerlendirilemez.
Gri bir renk değildir.
Griyi açık edenlerin zaten rengi bellidir.
Enformasyonun gelişmesi dolayısıyla artık hiçbir şey gizlenememektedir.
Önemli olan erkin bir bütün halinde olmasıdır.
Erk bir bütün halde değilse, bir taraf olunmuşsa, erk bertaraf olmuş demektir.
Her şeye rağmen ve özellikle bakmanız gereken siyasi erkin lideri ile bürokratik erkin liderlerinin iletişimlerini sıklıkla sürdürüyor olmalarıdır.
Başbakanla Genelkurmay başkanının her hafta asla aksatmadan görüşmelerini sürdürmeleri gerekir.
Bu her türlü manipülasyonu ortadan kaldırmaya yeter.
Darbelere karşıyız
Darbe organizatörlerine karşıyız.
Darbenin arkasında olan güce karşıyız.
Ama darbe kurbanlarına karşı değiliz.
Darbe senaryosunda, bulunduğu makam gereği zorunlu olarak rol almış darbe mağdurlarına karşı olmaya gerek yok.
Eski Genelkurmay başkanı Sayın Hilmi Özkök paşaya ülke çok şey borçludur.
Genelkurmay başkanlığı noktasında çok önemli ve farklı bir standart getirmiştir.
Sayın Yaşar Büyükanıt paşa bu standarda uyma zorluğunu yaşamıştır.
Şimdi de Sayın Başbuğ paşa aynı zorluğu göğüslemekte.
Milletin içinden gelenler, görevleri bittikten sonra aynı geldikleri zarafetle tekrar millete dönerler.
Ve millette onları bağırlarına basar.
Darbecileri kim bağrına basacak.!?
Merak eden varsa eski darbetörlere bir baksınlar.
Vesselam.
|