İMAM SUYUTİ hazretleri buyurur ki; “Ruh cesede bağlıdır. Bu bağlılık dünyadaki gibi değildir. Rüyaya benzer. Bir mevtanın mezarı nakledilse bile durum değişmez. Beden çürüse de ölünün akibetinde herhangi bir değişiklik olmaz.”
İbrahim Edhem
’in deyişiyle,“Ölümün hak olduğunu bilirsiniz, ona hazırlık yapmazsınız?, En yakınlarınızı kendi ellerinizle mezara koyar-sınız, fakat ibret almazsınız”
Dünya dedikleri ulu yapıdan
Maksat ne, hikmet ne, bilen olmadı.
Mezar dedikleri açık kapıdan
Kafileler geçti, gelen olmadı.
Dünyaya geldiğimiz anda, sonradan sahip olduğumuz servetlerin hiçbirine mâlik değilizdir. Bütün bunlar sonradan kazanılır. Ve bunca servetten sadece birkaç metre bez alır, bürünür gideriz. Bedenini besleyip geliştirmeye bakanlar, onu bir gün toprağa verecekler. Gönüllerini beslemeye ve doyurmaya bakanlar, elbette ki, yüce makamlara, şerefli yerlere yükseleceklerdir.
Bizler, dünya tarlasında, ahiret ambarını doldurmak için varız. Bu tarlada çalışma ve terleme olacaktır. Allah Teâlâ, kulunun gayretini gördükten sonra, sayısız ecir ve mükafat vermektedir. Rakamlar ortadan kalkar, adeta; ikramiye üstüne ikramiye gibi, verir de verir.
Vitrinleri süsleyen, mankenlerle teşhir edilen güzel elbiseler dururken, kefen giymeyi kim ister. Lüks otomobiller, yatlar dururken, kim ister tahtadan tabuta girmeyi. Evler, köşkler, yazlıklar ve villalar varken, kim ister karanlık mezara girmeyi... Elbette ki kimse arzu etmeyecektir. O halde düşünmeliyiz. Üzerinde yaşadığımız toprak, bizden evvel yaşamış olan insanların vücutlarının, kemiklerinin, azalarının, hatta dudak ve yanaklarının toprağa karışmış halidir. Nice alimleri-cahilleri, sultanları-köleleri, zenginleri-fakirleri, güzelleri-çirkinleri toprağın altında yan yana koydular. O da hepsini kucakladı. Toprağın altında tenler çürüyünce, köle ile sultan birbirine karıştı. Gazneli Mahmud’un dediği gibi ;
“ Yoklansın kafatası, Mezarda yatan her ölenin,
Farkı var mı? Bakalım, Hükümdarla kölenin.”
İfadesi tahakkuk edecektir.
“ Sizi yaratan, sonra rızıklandıran sonra öldüren, sonra tekrar diriltecek olan Allah’dır.”(Rum;
Şeyh Hatem-i Esam
diyor ki; “Her insanın bir evi vardır. Bu evin imar edilmesi gerekir. Benim asıl evim ise, kabirdir. Çünkü; ölümümden kıyamet sabahına kadar orada kalacağım. Şüphesiz ki Allah; (Necm;39) buyuruyor. Demek ki; dünyada iyilik tohumlarını ekebilirsem, ahirette saadet fidelerini biçebilirim. Görüyorum ki; her şeyin bir talibi var. Benim talibim de ölümdür. Bana ne zaman, nerede, ne vakit, ne şekilde gelir, bilemem. Çünkü; Rabbim “Her can ölümü tadacaktır.” (Ali-İmran;185) buyurduğuna göre, ben de günün birinde, er yada geç o beyaz elbiseyi giyip, ölümü tadacağım. Kim kurtulmuş ki, ben kurtulayım. O öyle bir ırmak ki, giren çok, çıkan hiç yok”.
Şeyh Hatem’in hanımı da kendi gibi, gönül dünyası zengin bir hatunmuş. Bir gün sefere çıkmak üzereyken hanımına sorar;
Kadına gelip sorarlar; “Kocan ne kadar rızık bıraktı?” diye...
Kadın, “Hiçbir şey bırakmadı”, der. “Çünkü, o da benim gibi rızık yiyicidir, rızık verici değil. Ben rızkı verenden isterim.”
“İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.”
-
Ne kadar rızık bırakayım?
-
(Kadın) Diri kalacağım kadar.
-
(Hatem) O Allah’ın işi ben bilemem.
-
(Kadın) Madem öyle, benim rızkımı da REZZAK olan Allah verir, der.Gönül beş türlüdür. Ölü, Hasta, Gafil, Uyanık ve Sağ.. Arif olan bunların hepsini bilir. Her sabah şeytan bana der ki; “Ne istersin yemeye?” Ben derim ki; “Ölüm”... O yine der, “Ne istersin giymeye?” Ben derim ki; “Kefen!”. Yine der, “Nerede olmak istersin?” Ben derim ki; “Mezarda!”.... Şeytan ümidini yitirince, çekip gider”.
Günlük hayatımızdan biliriz ki; bir iki saatlik elektrik kesilmesi canımızı sıkar, moralimizi bozar. Yaktığımız mum ışığı veya diğer şarzlı lambalar bizi memnun etmez. Çünkü, gelişen teknoloji, çamaşır makinesini, ütüyü, ocağı, televizyonu, bilgisayarı, merdiven otomatiğini hatta kapının zilini bile ona endekslemiş. Bunun için daha bol ışığı arzu eder, elektriğin hemen gelmesini isteriz. Halbuki, bizim yarınki evimiz, kaçıp kurtulma imkanımızın olmadığı o son durak, içindekileri zifiri karanlığa boğacaktır. İşte, o kabrimizi aydınlatacak, kabirlerin soğuk yüzünü, sevimli hale getirebilecek ışık, buradan götürülmektedir. O, aniden kapımızı çalıp, kar-şımıza dikilmeden, elimiz ayağımız dolaşma-dan, kabirleri aydınlatacak çalışmaları ihmal etmemek gerekir. Çünkü; kabir, mezarlıklarda, iki işçinin kazma kürekle eşelediği iki metre boyunda, bir metre eninde kazdıkları bir çukur de-ğildir. Orası, maddi vücudumuzun istirahatgahıdır. Fakat, ruhumuzun, manamızın, özümüzün ayrı bir yeri vardır. İşte onların rahat ede-bileceği mekânın hazırlanmasına çalışmak lazımdır. Kişi, namazını kılıyor, zekatını veriyorsa, kabri aydınlanmaya başlamış demektir. Anne babaya itaat etmiş, komşusuna iyilikte bulunmuş, cemiyette sevilen bir insan olmuşsa, onun mezarı köşk haline getirilmiş, Allah’ın meleklerine hazırlattığı bir cennet bahçesi olmuş demektir. “Hadis-i Şerifi gereği, ölmeden evvel oranın hazırlanması gerekiyor.
Müslümanın mezarı, ya cennet bahçesinden bir bahçe, ya da cehennem çukurundan bir çukurdur”
Hayatı örtecekse; bir mezarcının küreği,
Ne diye taşımalı emel dolu yüreği”
denildiği gibi, ölümle bitecek bir hayata değil, ölümle başlayacak yeni bir hayata hazırlanmalıyız.
Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur. En büyük hazine kanaattir. Hırs ve ihtiras en büyük düşmandır. Ölüm, bütün bu gerçekleri insana en iyi hatırlatan bir olaydır.
Hor bakma toprağa, toprakta kimler yatar,
Nice evliya, yüz bin peygamber yatar.
Burak’a binip giden, arş-ı alâyı seyreden,
Varuben Hakkı gören Hz.Muhammed yatar.
Necip Fazıl;
“Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir.
Mezarda geçer akçe ne ise onu biriktir
Ve:
Gelip geçer bu hayat, Ölümden var mı necat?
Yaşayan eder vefat, Hayal değil mi hayat?
İnsanlar vefat edip defnedilince, önce kabirde sorguya çekilecek, dünya hayatındaki iman ve amellerine göre cevap verecek, kıyametin kopmasına ve yeniden dirilişe kadar berzah aleminde kalacak, burada yaptıklarına göre muamele göreceklerdir. Berzah hayatı, ya cennetten bir bahçede, veya cehennemden bir çukurda geçecektir. Arkadan kıyamet, haşir, mizan, sırat, cehennem veya cennet..
Bilindiği üzere; altı temel esastan biri de, öldükten sonra dirilmeye ve ahirete inanmaktır.
Girişteki ayet-i kerimeler, düşünen insana, depremleri, uzaydaki olağanüstü olayları, med-cezir olaylarını, kasırga ve tufan gibi felaketlerle ölüm gerçeğinin bir gün geleceğini haber vererek, ahiret hazırlığının yapılması gerektiğini vurguluyor.
Yer dehşetli bir şekilde sarsıldığı zaman,
Yıldızlar düştüğü zaman,
Dağlar yürütüldüğü zaman,
Denizler fışkırtıldığı zaman,
Kabirler alt üst edildiği zaman,
Amel defterleri açıldığı zaman,
İşte o zaman herkes, dünyada ne hazırlamışsa, yalnız onun karşılığını görecektir.” (İnfitar;1-5)
|